BEYAZIT ISTANBUL ÜNIVERSITESI REKTÖRLÜK

İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası;  İstanbul Suriçi Beyazıt meydanında Bab-ı Seraskeri ya da Serasker Kapısı olarak adlandırılan bu yapı 1867 yılında Fransız Mimar Bourgeois tarafından inşa edilmiştir. İstanbul Üniversitesi, adını temsil ettiği şehir gibi, kuruluşundan itibaren siyasal ve toplumsal değişimlere tanıklık etmiş, bu değişimlerden etkilenmiş, kimi kez de bunlara sebep olmuş köklü bir kurumdur. Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet Türkiyesi’ne pek çok önemli ismin; fikir adamının, bürokratın, sanatçının, yazarın yetiştiği Türkiye’nin ilk ve en eski üniversitesidir. Avrupa’da kurulan ilk 10 üniversiteden biri olma özelliğini de gururla taşımaktadır. Geçen yüzyıllar boyunca İstanbul Üniversitesi, çağının ilerisinde pek çok değişim yaşamıştır; değişmeyen tek olgu ise, bilimsel alandaki öncülüğüdür.

Türk araştırmacılar İstanbul Üniversitesi’nin köklerini 1453′e kadar taşırken, Bizans ve Osmanlı geleneklerinin birlikte incelenebileceği görüşünde olan Alman hukuk tarihçisi Richard Honig, İstanbul Üniversitesi tarihinin 1321′e uzandığını ifade etmektedir. Bilim ve sanata düşkünlüğüyle ün salmış olan Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’un Fethi’nin ardından, yaptığı ilk işlerden biri eğitim ve öğretim için yeni mekânlar yaratmak olmuştu. Bunun için önce camiye dönüştürdüğü Ayasofya ve Pantokrator gibi kiliselere bağlı olan boş manastırları medreseye çevirdi. Dönemin tanınmış bilim adamlarını İstanbul’da toplayarak bu şehri bir bilim merkezi haline getirmeyi kafasına koyan Fatih, 1463’te de bugün Fatih Külliyesi olarak bilinen bilim ve eğitim kurumunu yaptırmaya başladı. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul'un fethinin ardından yaptırdığı Sahn-ı Seman Medreseleri. Bu medrese zamanın en önde gelen fakültesini içerisinde barındırmaktaydı. Fatih Sultan Mehmet’in Sahn-ı Seman medreselerinde Darusşifa olmakla beraber henüz tıp ve matematik fakülteleri yoktu. Kanuni Sultan Süleyman tarafından ordunun doktor, operatör ve mühendis ihtiyacını karşılamak üzere Süleymaniye Caminin yanı başında bir Tıp Medresesi ve Darüşşifa, matematik ilimlerinin öğretimi için de dört medrese ile bir Darülhadis yaptırıldı.

Sultan Abdülmecit döneminde, zamana ve gelişen dünyaya ayak uydurma çabası içinde, Fatih Sultan Mehmet’in eğitim alanında başlattığı büyük proje başka bir şekil aldı ve 1846 yılında, “Darülfünun” (Fenler Evi) adı altında bir “yüksek öğretim kurumu” açılmasına karar verildi. Darülfünun binası için Ayasofya Camii restorasyonundan sorumlu İtalyan mimar Gaspare T. Fosatti ile anlaşıldı. Kısa sürede de odalardan biri tamamlanıp derslik olarak düzenlendi ve 13 Ocak 1863’te eğitim-öğretime başlandı. 1865’te ise bina Maliye Nezareti’ne tahsis edilmek durumunda kalındı ve dersler geçici olarak Çemberlitaş’taki Nuri Paşa Konağı’nda yapılmaya başlandı. Ancak bundan kısa bir süre sonra Nuri Paşa Konağı tamamen yandı ve bu sefer de Darülfünun kapatılmak zorunda kalındı. Bunun üzerine Safvet Paşa’nın ilk maarif nazırlığı  döneminde Çemberlitaş’ta Darülfünun için yeni bir binanın yapımına başlandı. Bugün Basın Müzesi olarak kullanılan binanın inşaatı 1869 yılında tamamlandı.

Darülfünuni Osmani adıyla 1869’da eğitime açılan, bugün Basın Müzesi olarak kullanılan bina. Darülfünuni Osmanî adıyla eğitime 1869’da 450 öğrenci ile başlayan Darülfünun 20 Şubat 1870’te görkemli bir törenle resmen açıldı. Edebiyat, fen ve hukuk dersliklerinden oluşan bu kurumda öğretim üç yıl olarak tasarlanmıştı. Ancak kısa süre sonra şubeler kaldırıldı, bütün öğrenciler aynı dersleri görmeye başladı ve okul imkânsızlıklar sebebiyle 1873 yılında kapatılmak zorunda kalındı. 1874 yılında Galatasaray Sultanisi içinde Darülfünun-i Sultani adıyla yeni bir eğitim kurumu açıldıysa da bu okullarda da öğrenim çok uzun sürdürülemedi ve 1881 yılında son buldu. 1896′da Darülfünun’un gerekliliği tekrar tartışıldı ve açma hazırlıklarına başlanıldı. Ancak 1897’deki Osmanlı-Yunan savaşı bu girişimi geciktirdi. Ve nihayetinde Abdülhamit’in tahta geçişinin 25. yıldönümünde; 1 Eylül 1900’de din, matematik ve edebiyat bölümlerinden oluşan dördüncü darülfünun, Darülfununu Şahane (İmparatorluk Üniversitesi) adıyla eski Mektebi Mülkiye binasında açıldı. Ancak bu kurum, hiçbir konuda özerkliği olmayan, baskı yönetiminin sıkı denetimi altında oluşturulmuş, bilimsellikten uzak bir eğitim kurumu olarak tanımlanmıştır.

Darülfünun-u Şahane’nin 1900 yılında öğretime başladığı eski Mekteb-i Mülkiye binası. Nihayetinde, Meşrutiyetin ilanından sonra Hukuk, Tıp, Fen, Edebiyat ve İlahiyat bölümlerinden oluşan İstanbul Darülfünunu 20 Nisan 1912 tarihli bir kararla kuruldu. Bu dönemde Fen, Edebiyat ve İlahiyat fakülteleri Vezneciler’deki, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kızı ve Abdülaziz devri sadrazamlarından Yusuf Kâmil Paşa’nın eşi Zeynep Hanım Konağı’na taşınmış, Tıp Fakültesi ise Haydarpaşa’da öğrenim vermeye devam etmiştir. 1919 yılında da Darülfünun-ı Osmanî Nizamnamesi ile ilmi ve kısmen yönetimsel özerkliğine kavuşmuş oldu.

Vezneciler’de bulunan ve bir ara Darül Fünun (Fen Fakültesi) olarak kullanılan Zeynep Hanım Konağı. Cumhuriyet döneminde diğer alanlarda olduğu gibi yükseköğretim kurumlarımızda da “modernleşme” gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra medreseler ve diğer din okulları 1924’te çıkarılan “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ile kapatılmış, medreseler “Fakülte” statüsüne kavuşturulmuş, İstanbul Darülfünunu 1925’te bilimsel ve yönetsel özerkliğini kazanmıştır. Akla ve bilime dayalı yaşamı amaçlayan Mustafa Kemal Atatürk ile Darülfünunun ülkenin bilim merkezi olmasını ve genç kuşakları Batı üniversiteleri düzeyinde yetiştirmesini bekleyen Genç Türkiye Cumhuriyeti özerkliğin yanı sıra Darülfünun’un bütçesini de artırmıştı. Ancak tüm bu iyileştirmelere rağmen kurumun daha kökten bazı düzenlemelere ihtiyacı vardı.

Atatürk, buraya ilk ziyaretini 15 Aralık 1930 tarihinde gerçekleştirmişti. Önceden haber verilmeden gerçekleşen bu ziyarette, Atatürk’ü Hukuk Fakültesi katibi, Müderris Dr. Ethem Akif Bey Battalgazi karşılamıştı ve eminlik (rektörlük) odasında Darülfünun’un genel durumu ve ihtiyaçları hakkında bilgi vermişti. Sonrasında hocaları ziyaret edip, derslere katılan Atatürk’ün “Darülfünun’un bu sıcak muhitinden kolay kolay ayrılamıyorum biraz daha oturalım” şeklindeki arzusuna cevap olarak Darülfünun Emini Muammer Raşit Bey’in “Onun için biz burada ölmek istiyoruz” demesi üzerine Atatürk: “Burada ölmek değil, yaşamak isteyiniz. Şimdiki mefkûrede asker bile ölmek değil, kazanmak için çalışır,” demişti.

Atatürk “İstanbul Üniversitesi” projesine büyük önem vermekte ve bu isimle kurulacak yeni bir üniversitenin, gerçek anlamda Batılılaşmanın ve bilimsel çağdaşlaşmanın merkezi olacağı kanısını taşımaktaydı. Bu sebeple İlim timsali olarak nitelenen bu kurum üç sene sonra kapatılacak, köklü bir reform ile İstanbul Üniversitesi kurulacaktır. Atatürk’ün bundan sonra ki ikinci ziyaretini Darülfünun’un faaliyetine son vereceği 31 Temmuz 1933 tarihinden 28 gün önce, 2 Temmuz 1933’te gerçekleştirmişti. Yapılan uzun araştırmalar ve çalışmalardan sonra daha evvel Darülfünuna verilmiş olan Beyazıt’taki eski Harbiye Nezareti Binası’nın büyük giriş kapısı üzerine İstanbul Üniversitesi yazıldıktan ve 18 Kasım 1933’te Maarif Vekili Yusuf Hikmet’in açılış konuşmasıyla üniversitenin dört fakültesinde derslere başlandı.

Bünyesinde Rektörlük, İktisat ve Hukuk Fakültesi dekanlıkları ile idari ofisleri barındıran İstanbul Üniversitesi Merkez Binası ile Beyazıt Meydanı uzun bir tarihsel geçmişe sahiptir. Adını Sultan II. Beyazıt’tan alan Beyazıt semti, Bizans Döneminde kiliseler ve sarayların yoğunlukta olduğu bir alandı. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra da Osmanlı’nın ilk sarayı 1458 yılında buraya inşa edilmişti.

1826′da Sultan Abdülaziz Dönemi’nde geleneksel Osmanlı askeri teşkilatı olan Yeniçeri Ocağı kaldırılıp modern ordu kurulunca bina Bab-ı Seraskeri’ye tahsis edilmiştir. Bab-ı Seraskeri ya da Serasker Kapısı olarak adlandırılan bu yapı 1864 yılında yıkılmış, bu ahşap binanın yerine döneminde Harbiye Nezareti, bugün İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan bina yapılmıştır. Fransız Mimar Bourgeois tarafından 1867′de tamamlanan bina dikdörtgen planlı, kagir ve bir bodrum kat üzerine üç katlı olarak inşa edilmiştir. Tarihi yarımadanın en büyük binalarından olan, eklektik üsluptaki yapının cephesi Neo-Rönesans Dönemi’ni anımsatır. Merkez Bina önündeki “Atatürk ve Gençlik Anıtı” ise 1955 tarihli olup, heykeltıraş Yavuz Görey’e ait bir çalışmadır. Simetrik, aksiyal planlı yapıya dört cephesinden de girmek mümkündür. Ana giriş kapısı geniş bir iç avluya açılmaktadır. Tavanı camla örtülü olan bu kare planlı avlu, yapının merkezinde yer almaktadır. Bu avlunun doğu ve batı yönündeki merdivenlerle üst katlara ulaşılır.

Mermer sütunlar, taş işlemeciliği ve özellikle görkemli Mavi Salon ile Pembe Salon’un duvar ve tavanlarındaki süslemeler binanın dikkat çekici özellikleridir. Oryantalist bir anlayışla tasarlanmış olan salonların duvar ve tavanları zengin süslemelerle bezenmiştir. Tavan resimleri 17. ve 18. yüzyılda uygulanmaya başlayan geleneğini yansıtmaktadır. Tavanlardaki üç boyutlu ve yoğun süsleme Barok üslubu anımsatır. Süslemelerin arasına asker ressam öğrenciler tarafından yapıldığı sanılan yağlı boya manzara resimleri yerleştirilmiştir. Doktora Salonu’na açılan salonda bulunan kütüphane bizzat Sultan II. Abdülhamit tarafından yapılmış olup, çeşme bu yapının inşasından 30 yıl sonra ortaya çıkan akımın bir örneği olarak sonradan ilave edilmiştir. Barok mimari üslubun öne çıktığı ve bir kısmı kâgir bir kısmı ahşap olan bu yapı 1894 İstanbul depreminden büyük zarar görmüş, İtalyan mimar Raimondo d’Aranco tarafından onarılmıştır. Üniversite olarak kullanıldığı dönemde, 1950′de Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından da onarılan yapının son olarak 1998 tarihinde cephe ve mermer temizliği yapılmıştır.

Her yeni dönemde genişleyen, büyüyen İstanbul Üniversitesi bugün Beyazıt’ın dışına taşmış, Avcılar, Bahçeköy, Vezneciler, Cerrahpaşa, Çapa, Bakırköy, Şişli, Kadıköy, Büyükçekmece, Silivri gibi pek çok önemli noktada yerleşkeler kurmuştur. 1933’te, kurulduğu dönemde 250 müderris, muallim ve muallim vekili, 350 kadar personeli ve 3 bine yakın öğrenciyle eğitime başlayan İstanbul Üniversitesi’nin, şimdilerde 70 binden fazla öğrencisi, 6 bine yakın öğretim görevlisi bulunmakta. İlk kurulduğunda tıp, hukuk, edebiyat ve fen fakültesinden ibaret olan üniversite, günümüzde onlarca fakülte ve sayısız bölümü bulunmaktadır.